Düşünadası
Hepimiz Hrant'ız Hepimiz Ermeniyiz!
| Düşün Adası'ndan |

Hrant’ anlamak,
Bu toprakların gerçekleriyle yüzleşebilmek ,
Ne pahasına olursa olsun doğru bildiğini söyleyebilmek demek,
Hrant’ anlamak,
İçtenlik, samimiyet, hoşgörü demek,
Hrant’ anlamak
Kalleşçe arkadan vurulsakta asla susmamak demek,
Katillerini tanıyoruz ve onlara karşı savaşıyoruz demek,
Unutmak ve affetmenin ihanet etmek olduğunu bilmek demek,
Her kimse yok sayılan, katledilen ben oyum, buradayım diyebilmek demek,
Hrant’ı anlamak,
HALKLARIN KARDEŞLİĞİ’Nİ haykırmak demek.
HEPİMİZ HRANT'IZ HEPİMİZ ERMENİYİZ demek için 19 Ocak saat 13.00'te Agos Gazetesi Önündeyiz...
QILAB (ULUDERE)/ BİJUH-BÊCUH (GÜLYAZI) KATLİAMI[1] – Temel Demirer
“Kirveyiz, kardeşiz, kanla bağlıyız Karşıyaka köyleri, obalarıyla Kız alıp vermişiz yüzyıllar boyu, Komşuyuz yaka yakaya Birbirine karışır tavuklarımız Bilmezlikten değil, Fıkaralıktan Pasaporta ısınmamış içimiz Budur katlimize sebep suçumuz, Gayrı eşkıyaya çıkar adımız Kaçakçıya Soyguncuya Hayına...”[2]
Van’da, karalara bulanmış bir sokak kedisinin sığındığı, birkaç gün önce de polisin arıyorum diye allak bullak ettiği ‘İpek Yolu Gazetesi’ çadırında verdiğim bir söz üzerine kaleme alıyorum bu yazıyı… “Keşke bunları yazmasaydım, görmeseydim!” diyerek… * * * * * Qılab (Uludere) Bijuh-Bêcuh (Gülyazı)’da bombardıman; sivil Kürtler katledildi… Yine mi? Bir 33 kurşun daha mı? Lanet olsun! derken; telefonumda Necmettin Salaz’ın her zamanki sıcak sesi; ama bu kez biraz puslu, kederli, öfkeli… “Haberin var mı”? “Var”! “Görüşelim mi”? “Tamam”! BİR ŞAİRDEN İÇ İŞLERİ BAKANINA AÇIK MEKTUP – Adil Okay
“akşam olunca / her taşın altında sıkıyönetim/bütün sokaklar mavi bereli / seslere sağırlaşır kulaklar/ne komşu ağıtları duyulur / ne kayıplar yargılı yargısız / ne açlar açlık grevleri / her ev kendine konuşur / kendini dinler gece olunca / unutup diğerlerini…” Adil Okay İdris bey, ben, en son ucube açıklamanızda işaret ettiğiniz sakıncalı şairlerdenim. Her ne kadar dört şiir kitabıma ve Hasan Bayri şiir yarışmasında aldığım bir ödüle rağmen kendimi şair sayamasam, “şair olma serüveninde yol alan bir amatörüm” desem de, açıklamanız bana dokundu. Dokundu zira merhum babam Süleyman Okay, kelimenin tam anlamıyla bir şairdi. Üstelik “sakıncalı şair”. O, Sizin gibi düşünen darbeciler tarafından hapse atılan ama buna rağmen baş eğmeyen, 12 Eylül faşist darbesinden sonra, en zor yıllarda Antakya İHD yöneticiliği ve Halk Evleri başkanlığı yapan bir sosyalistti. Hani kısa bir süre önce düzmece suçlarla zindana attığınız Ragıp Zarakolu’nun ve ‘Boyundan utan darağacı/ Kırk canlı oğlan doğuruyor/ Kocasını astığın kadınlar’ diyen şair Ali Yüce’nin kadim dostuydu. |
VAN İZLENİMLERİ… (YA DA DEVLETİN ÇOK İŞ YAPIYORMUŞ GÖZÜKÜP HİÇBİR ŞEY YAPMAMA MAHARETİ)[1] – Sibel Özbudun
“Cehennem boş, çünkü bütün şeytanlar burada.”[2]
Van’dan geliyoruz. Ayağımızın çamuru kurumadan, soluğumuz dinelmeden gördüklerimizi, yaşadıklarımızı aktarmak, orada canları dişinde, yıkılmış, kabuğuna büzüşmüş bir halkı yeniden ayakları üzerine doğrultmak için didinen o gencecik, özverili insanlara karşı boynumuzun borcu… Van’dan geliyoruz… Önce bir itirafla başlayayım. Bu güngörmüş, acıları yüreğinde kenti, -ne yalan söyleyeyim!- Sevgili Pınar Sağ’ın telefonuyla anımsadım… Olayların görüntülerinin deprem hızıyla birbiri ardı sıra devrildiği şu “iletişim çağı”nda, insan öğrendiği kadar hızlı unutuyor: Hele ki söz konusu, öldürmelerin, baskıların, katliamların, tutuklamaların soluk almamıza fırsat bırakmaksızın üstümüze yıkıldığı Kürt coğrafyası olduğunda… Evet, TV ekranlarına yansıyan, “Vanlıların yaraları sarılıyor; konutu kullanılmayacak durumdakilerin konteynırlara yerleştirilmesi işlemi çok yakında tamamlanıyor; çadırlar toplanmaya başladı bile…” tesellileri yüreğimize su serpmiş, ardından sökün eden olayların akışına kendimizi kaptırmıştık: KCK, Karargâh adı altında Kürtlerin, devrimcilerin derdest edilmeleri, gazeteci tutuklamaları, Hopa davası duruşmaları, tutuklu öğrenciler… özetle “İleri demokrasi”nin “olağan gündem”i… Ve elbette “devletlûların” Kürtlere “yılbaşı ikramiyesi”: Roboski’nin bedenleri “kaza süsü” verilerek parça parça edilmiş küçük kaçakçıları… Yani gündemden düşmese de, arka sıralara atılmıştı Van ve depremzedeleri… Pınar’ın daveti, ne demeli, biraz da bu nedenle şevklendirdi bizi. Bir grup sanatçı (Pınar Sağ, Tolga Sağ, İlkay Akkaya, Erdal ve Mercan Erzincan, Muharrem Temiz, Mazlum Çimen, İsmail İlknur, Yasemin Göksu…) ile Munzur Çevre Derneği üyeleri ve gazeteciler, acılarını paylaşmak, belki de bir ağızdan türküler söylemek için Van’a gidiyorlardı - biz de katılır mıydık? Katılmaz olur muyuz hiç? Derken Uludere katliamı patlak verdi; lâl olduk! Ama türküler sussa da, değil mi ki acıları paylaşmak için yola çıkıyorduk, geri dönmek olmazdı. Temel katliam gecesi apar topar Şırnak’a hareket etti: Otuzüç Kurşun”un 2011 versiyonu, Uludere’nin parçalanmış çocuklarına ilişkin tarihe kayıt düşürülmesine katılmak üzere… Öğlene yakın Van’a indiğimizde bir “Hayalet kent” karşıladı bizi. Delik deşik caddelerinde tek tük arabalar, çoğunun kepenkleri örtülü dükkânlar, el ayak çekilmiş kaldırımlar. Van belediyesi binaları ağır hasarlı. Bu nedenle ellerinde kalan tek sağlam bina, Park ve Bahçeler Genel Müdürlüğü’ne sığınmış bütün belediye. Bekir Kaya genç, mütevazı ve belli ki çok çalışkan bir başkan. Çevresindeki gencecik ve gayretli ekiple birlikte canlarını dişlerine takmışlar, kenti, daha doğrusu kentten geriye kalanları ayakta tutmaya çabalıyorlar… Kentten geriye kalanlar, diyorum: üçte ikisi göçmüş Van’ın. Geriye göçemeyenler kalmış; göçecek maddî gücü olmayanlar ya da memurlar. Geri kalanların neredeyse hepsi, çadırlarda, ya da az sayıdaki konteynırlarda yaşıyor - buna yaşamak denirse. Sözün Özü
|


