Düşünadası
“MERHABA” -DOSTLAR- DERKEN…[*] – Temel Demirer
| Yazarlar |
“Neysen ‘o’ ol!”[1]
Söze önem veririm; verilmiş sözler(im)e bağlanmış ve yaşadıklarına asla pişman olmamışlığımla…
Çünkü bilirim: Sözün açtığı yara kılıç yarasından derindir; söz onurdur ve bir kez çıkar ağızdan…
Söz deyip geçmeyin; bir düşünce alanını sözcüklerin duvarı çevirirken; buna “tanımlama” denir ki, her tanımlama da bir tanımlanmadır!
İş bu nedenle Mark Twain’in, “Söyleyecek bir şeyin yoksa hiçbir şey söyleme”; Çehov’un, “Doğru sözü kimse sevmez”; Aristoteles’in, “Söz dinlemeyi bilmeyen, söz dinletmeyi de bilmez,” sözlerini hiç unutmam ve unutturmam: Düşüncesiz sözün, söz olmadığı bilinciyle…
Türkiye soluna soldan bakmak - Fikret Başkaya
Tarihsel, sosyal, politik nedenlerin bir sonucu olarak, Türkiye’de sol hareketin politik arenanın bir aktörü olarak ortaya çıkışı görece geç oldu. Sosyalist hareket ancak 1960’lı yılların ortalarına doğru politik, ideolojik bir aktör olarak etkili olmaya başladı. Bu durumun gerisinde elbette Türkiye’nin emperyalist dünya sisteminin çevresinde yer alan bir sosyal formasyon oluşunun rolü vardı ama bu, ‘gecikmenin’ asıl nedeni değildi. Esas itibariyle 1915 ve sonrasında Ermeni, Rum ve diğer Hristiyan unsurların tasfiyesi, önemli bir kaynağın kurutulması anlamına geliyordu. Zira, ilk sosyalist örgütlenmeler daha çok başta Ermeniler olmak üzere, Müslüman olmayan unsurlar arasında filizlenmekteydi. İkincisi, 1923 sonrasında rejimin tek parti diktatörlüğü altında bağnaz bir otokrasiye dönüşmesi, sol muhalefet de dahil, her türlü muhaletin varlık nedenini ortadan kaldırmıştı. Bu durum 1946-50’den sonra “çok partili sisteme” geçişle bir değişikliğe uğramadı. Esasen “çok partili sistem” denilen, bir retorikti, reel bir karşılığı yoktu. “Demokrasiye geçiş” otokratik rejimin partisi olan CHP içinden DP’nin çıkarılmasından ibaret bir manipülasyondu. Zira düşünce ve örgütlenme özgürlüğü alanında bir ‘yenilik’ söz konusu değildi. Aynı şekilde yasakçı mevzuat ve zihniyette de bir esneme söz konusu değildi. Sadece ‘devletin istediği’ partiler kurulabiliyor ve yaşamasına izin veriliyordu. Zaten Demokrat Parti [DP] de bir “muvazaa partisi” olarak kurulmuştu. Kuranlar ve kurduranlar mâlumdu. Elbette yeni durumun önceki dönemden bir farkı da vardı. Kemalist otokrasinin geçerli olduğu 1923-50 döneminde [İsmet İnönü dönemi de dahil] devlet, hükümet, parti bütünleşmeşti. Bu üçü iç içe geçmiş durumdaydı. 1946-50 sonrasında devlet partisi sayısı ikiye çıktı. Fakat ikinci parti ‘asıl iktidar odağı olan ve ülkenin kaderini elinde tutan, benim asıl devlet partisi dediğimin ‘taşeronu’ olarak işlev görecekti. Asıl devlet partisi, taşeronun kendisine tanınan sınırı aştığını düşündüğü durumlarda, ya da “yeni dezenleme gerektiğinde” bir darbeyle aracı “rotasına” sokuyordu. Nitekim, 1960, 1971, 1980 darbeleri taşeronların kendilerine tanınan sınırı aştıkları düşünüldüğü için yapılmıştı.
Sözün Özü
|
“BU MEMLEKETE KÜRTÇÜLÜK GEREKİRSE…”[*] – Sibel Özbudun
“Yê veguhêranê dixwaze, divê pêşî ji xwe dest bi guhartinan bike.”[1]
Bir zamanlar “Bu memlekete komünizm gerekiyorsa onu da biz getiririz,” demişti bir “Türk büyüğü”[2]… Ne derler, “Devlet yönetiminde süreklilik esastır.” Bugünküler aynı şecaat ve dirayetten geri kalmadıklarını gün be gün gözlerimizin önüne seriyorlar. Tabii, biraz değişik bir versiyonla: “Bu memlekete Kürtçülük gerekiyorsa onu da biz yaparız!” AKP iktidarı, Kürt sorunu konusunda tipik bir “havuç/sopa politikası” izliyor. Sopa malûm: Kış koşullarında sürdürülen operasyonlardan kaçakçı çocukların üzerine bomba yağdırmaya, Başbakan başta olmak üzere, AKP sözcülerinin Meclis kürsüsünden DTP’li vekillere yönelttiği kesintisiz tacizlerden, Siyaset Akademilerinde ders veren hocalara varıncaya dek, çeperi halka halka genişletilen KCK tutuklamalarına; PKK ve DTP’yi, daha doğrusu Kürt halkının “denetimdışı” veçhesini safdışı bırakma çabaları… Bu çabalara eşlik eden, Kürt mücadelesini muhafazakâr kitle nezdinde “şeytanlaştırmaya” yönelik “Namussuzlar, ahlâksızlar, Zerdüştçüler, eşcinseller, domuz eti yiyenler”,[3] salvoları…
|


